Son NATO Zirvesi'ni izlerken aklımda tek bir soru vardı: Devletler gerçekten istedikleri gibi mi hareket eder, yoksa jeopolitiğin çizdiği sınırlar içinde mi karar alırlar?
Trump'ın Rahip Andrew Brunson hakkında "Ben istedim, Erdoğan bıraktı." şeklindeki sözleri Türkiye'de birçok kişiyi rahatsız etti. Ben de bu açıklamayı dinlerken yalnızca o ana odaklanmadım. Asıl dikkatimi çeken, yüz yılı aşan bir tarihsel süreklilik oldu.
Türkiye'nin dış politikasını anlamak için sadece liderlere bakmak yetmiyor. Asıl belirleyici olan, içinde bulunduğumuz coğrafya ve bu coğrafyanın ürettiği güç dengeleridir.
Coğrafya gerçekten kader midir?
Bu soruya eskiden daha farklı cevap verirdim.
Bugün ise şunu düşünüyorum:
Coğrafya kader olmayabilir ama mümkünlük alanını belirleyen en önemli değişkendir.
Osmanlı Devleti'nin son dönemine baktığımızda Rusya'nın Balkan politikaları, Boğazlar üzerindeki rekabet ve Avrupa güçlerinin müdahaleleri devletin hareket alanını giderek daralttı.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ise Sovyetler Birliği'nin Boğazlar ve Kars-Ardahan üzerindeki talepleri Türkiye'yi Batı ittifakına yöneltti. NATO üyeliği yalnızca ideolojik bir tercih değil, aynı zamanda jeopolitiğin dayattığı güvenlik arayışının sonucuydu.
Bugün de tablo çok farklı değil.
Türkiye aynı anda NATO üyesi, Rusya ile komşu, Orta Doğu'nun parçası ve Avrupa'nın kapısında bulunan bir ülke. Böyle bir coğrafyada dış politika, çoğu zaman mutlak tercihlerin değil, denge siyasetinin ürünüdür.
Siyaset neden "mümkün olanın sanatı"dır?
Bismarck'a atfedilen meşhur söz aslında bu durumu çok iyi anlatır:
"Siyaset, mümkün olanın sanatıdır."
Bu söz çoğu zaman yanlış anlaşılır.
Bazıları bunu ilkesizlik olarak yorumlar.
Oysa ben bugün bunu farklı okuyorum.
Siyaset, ideallerden vazgeçmek değildir.
Siyaset, mevcut güç dengeleri içinde hedefe ulaşabilecek yolu bulabilmektir.
İşte burada "mümkünlük alanı" kavramı ortaya çıkıyor.
Her devletin, her toplumun ve hatta her girişimcinin içinde hareket ettiği bir mümkünlük alanı vardır.
Bu alanı coğrafya, ekonomi, kültür, kurumlar ve uluslararası dengeler belirler.
Gerçek strateji ise bu alanı doğru okuyabilmektir.
Strateji aslında bir optimizasyondur
Son dönemde üzerinde en çok düşündüğüm kavram bu.
Eskiden stratejiyi daha çok mücadele olarak görüyordum.
Bugün ise stratejinin aslında bir optimizasyon problemi olduğunu düşünüyorum.
Mühendis nasıl belirli kısıtlar altında en iyi çözümü arıyorsa...
Mimar sınırlı arsa içinde en doğru yapıyı tasarlıyorsa...
Bir devlet de jeopolitiğin koyduğu sınırlar içinde en yüksek faydayı üretmeye çalışır.
Yani mesele teslim olmak değildir.
Mesele, mevcut şartlar altında en doğru hamleyi yapabilmektir.
Liderleri değerlendirirken neyi kaçırıyoruz?
Toplum olarak çoğu zaman liderleri sadece kişilikleri üzerinden değerlendiriyoruz.
Oysa liderlerin başarı veya başarısızlıklarını belirleyen en önemli unsur çoğu zaman kişilikleri değil, içinde bulundukları mümkünlük alanıdır.
Bu nedenle Erdoğan'ı, Erbakan'ı, Özal'ı veya başka bir siyasetçiyi değerlendirirken sadece ne söylediklerine değil, hangi jeopolitik koşullar içinde karar verdiklerine de bakmak gerekir.
Bu onları eleştirilemez yapmaz.
Ama değerlendirmeyi daha gerçekçi hâle getirir.
Sonuç
NATO Zirvesi bana yeni bir siyasi görüş kazandırmadı.
Fakat uzun zamandır zihnimde şekillenen bir düşünceyi netleştirdi.
İdealler elbette gereklidir.
Fakat idealler tek başına strateji üretmez.
Gerçek strateji; coğrafyanın, tarihin ve güç dengelerinin oluşturduğu mümkünlük alanını optimize edebilme becerisidir.
Belki de bilgelik tam burada başlıyor.
Hayallerden vazgeçmekte değil...
Hayalleri, gerçek dünyanın kısıtları içinde adım adım mümkün hâle getirebilmekte.