Türkiye’de siyaset uzun süredir sadece “bugünü yönetme” değil, aynı zamanda “dünü yeniden tanımlama” alanına dönüşmüş durumda. Her siyasi yapı, kendi tarihsel pozisyonlarını bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden kurguluyor; bu da toplumsal hafızada ciddi bir seçicilik ve çelişki üretiyor. Sonuç olarak siyaset, gerçekleri açıklayan bir alan olmaktan çok, geçmişi yeniden anlatma rekabetine dönüşüyor.
Bu durumun en görünür örneklerinden biri, Deniz Gezmiş ve 1972 idam süreci etrafında oluşan siyasi anlatılardır. O dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi içinde farklı siyasi partiler ve milletvekilleri farklı oylar kullanmış, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi içinde de ciddi bir bölünme yaşanmıştır. Bugün ise aynı tarihsel olay, çok daha tekil ve duygusal bir çerçevede yeniden anlatılmakta; karmaşık gerçeklik, sadeleştirilmiş sembollere indirgenmektedir.
Benzer bir durum iktidar için de geçerlidir. Adalet ve Kalkınma Partisi ilk yıllarında demokratikleşme, AB reformları ve sivilleşme vurgusuyla öne çıkarken, sonraki yıllarda güvenlik, istikrar ve merkezi yönetim anlayışı daha baskın hale gelmiştir. Örneğin 1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edilmesi önemli bir demokratik adım olarak görülürken, Taksim Meydanı etrafındaki sınırlamalar bu demokratikleşme anlatısına gölge düşüren bir tartışma alanı yaratmıştır.
Bu çelişkiler sadece iki ana siyasi aktörle sınırlı değildir. Türkiye’de neredeyse tüm siyasi yapılar, konjonktüre göre pozisyon değiştirme eğilimindedir. Dün devletçi olanın bugün özgürlükçü, dün özgürlükçü olanın bugün güvenlikçi bir dile yönelmesi; siyasetin ideolojik tutarlılıktan çok pragmatik uyum üzerinden ilerlediğini göstermektedir. Bu durum, toplumsal hafızayı da parçalı hale getirmektedir.
Burada temel sorun şudur: Geçmiş gerçekten anlaşılmak için mi hatırlanıyor, yoksa bugünün siyasetinde araçsallaştırılmak için mi yeniden üretiliyor?
Siyasal hafıza seçici hale geldiğinde, toplumda şu üç sonuç ortaya çıkar:
Tarihsel gerçeklik bulanıklaşır
Olayların çok boyutlu yapısı yerine tek yönlü anlatılar güçlenir.Siyasi tutarlılık erozyona uğrar
Partiler ve liderler, kendi geçmişleriyle hesaplaşmak yerine onu yeniden yorumlar.Toplumsal güven zayıflar
Vatandaş, hangi söylemin gerçek, hangisinin konjonktürel olduğunu ayırt etmekte zorlanır.
Bu noktada mesele bir parti tartışmasının ötesine geçer. Sorun, sistematik bir “hafıza yönetimi” sorunudur. Türkiye’de siyaset, geçmişi anlamak yerine onu yeniden kurgulama refleksiyle hareket ettiğinde, gerçek bir demokratik olgunluk zemini oluşamaz.
Sonuç olarak ihtiyaç duyulan şey; geçmişi inkâr etmeyen, çelişkileri saklamayan ve bugünü sadece çıkar üzerinden değil ilke üzerinden değerlendiren bir siyasal dildir. Aksi halde her yeni dönem, eski hikâyelerin yeniden yazıldığı bir döngü olmaya devam eder.
Gerçek yüzleşme olmadan, gerçek siyaset de oluşmaz.
