3 Ocak 2026 Cumartesi

Taş, Kod ve Zaman: Bir Mimarın Tarih ve Gelecek İnşası

 Roma’yı yıkan iklimdi, Bizans’ı yıkan bizdik. Şimdi sıra bize mi geldi?




Bir bina düşünün. Statik hesapları sağlam, cephesi güzel. Ama zemin etüdünde bir şey atlanmış: alttaki toprak kayıyor. O bina ne kadar sağlam olursa olsun, yıkılır.


Tarih de böyle. Görünen aktörler –kral, fatih, ordu– cephenin ta kendisi. Ama asıl taşıyıcı sistem, görünmeyen zemin hareketlerinde: iklimde, otlaklarda, veride.


Bir mimar olarak sistemleri okumaya alışığım. Son beş yıldır, tuğla ve harcın yanına kod ve algoritmayı da koydum. Yüzü aşkın dijital yapı inşa ettim. Ama sonra şu soruyla sarsıldım: Acaba ben de, farkında olmadan, çökmekte olan bir zemin üzerine mi inşa ediyorum?


İşte o zaman, tarihin temeline baktım.


Roma’nın Çöküşünün Proje Raporu:

Müşteri: "Barbar" dediğimiz Cermen kavimleri. Onları taşıyan taşeron: Orta Asya’dan gelen Hunlar. Peki onları harekete geçiren temel proje şartnamesi neydi? Kuraklık. Otlakları kuruyan atlı bozkır insanı, batıya doğru bir domino etkisi başlattı. Roma, içindeki çürümüşlükle birleşen bu dış basınca dayanamadı. Yıkıldı.


Yani, Roma’yı aslında ‘iklim değişikliği’ yıktı.  Barbarlar sadece uygulayıcıydı.


Simetrinin Güzelliği:

Yüzyıllar sonra, Roma’nın doğudaki mirasçısı Bizans’ın kapısına bu sefer biz dayandık. Osmanlı olarak. Ve 1453’te o kapıyı kırdık. Batı’yı barbarlar, Doğu’yu Türkler bitirdi. Tarih, mükemmel bir simetriyle kapanmış gibiydi.


Bu fetih, Yeni Çağ denen yeni bir zamanın başlangıç vuruşuydu. Avrupalı, bizim kontrolümüzdeki İpek Yolu’nu kaybedince, denizlere açıldı. Coğrafi Keşifler, sonra Rönesans, sonra Aydınlanma derken, tüm dünyayı değiştirecek bir süreç başladı.


Peki Aydınlanma Ne İnşa Etti?

Rönesans, antikiteden aldığı insan figürünü yeniden yonttu. Aydınlanma ise, o heykeli kilisenin kutsal alanından çıkarıp,  aklın meydanına dikti. “Birey” dedi, “eleştiri” dedi, “bilim” dedi. Bu, insanlık için yepyeni bir proje' ydi. Projenin adı: Modernite.

Ancak her proje gibi bunun da bir ömrü vardı.


Bugün O Projenin Şantiyesindeyiz ve Her Şey Toz Duman.

Modernitenin inşa ettiği ulus-devlet, seküler toplum, ortak gerçeklik algısı sallanıyor. Yerine ne geliyor?

*   Sosyal medya algoritmalarıyla parçalanmış gerçeklikler.

*   Teknoloji tekellerinin elindeki kişisel verilerimiz.

*   Popülizmlerin yıktığı kurumlar.

*   Ve üzerinde yükseldiğimiz gezegeni iklim kriziyle tüketişimiz.


Bir mimar olarak soruyorum: Bu, yeni bir ‘Kavimler Göçü’nün başlangıcı mı? Bu sefer atlarımız yok, ama veri paketlerimiz ve algoritmalarımız var. Göç ettiğimiz yer ise fiziki değil, dijital alemler.


Peki Biz, Türkler – Geçmişin Tetikleyicileri – Bu Sefer Ne Yapacağız?

Tarih bize iki rol biçmiş: Çağ değiştiren tetikleyici (Hunlar) ve yeni çağın mimarı (Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet). Bugün de aynı çataldayız.


Gıdadan sağlığa, eğitimden tarıma kurduğumuz yüzlerce dijital platform, aslında yeni bir ekosistemin prototipleri. Ama kritik soru şu: Bu platformları, Google ve Facebook’un ‘dijital feodalizmi’nin küçük birer kopyası olarak mı inşa edeceğiz? Yoksa yeni bir ‘dijital kamusal alan’ın, adil, şeffaf, kullanıcıya ait temellerini mi atacağız?


Ben, ikincisini seçiyorum. Neden? Çünkü mimar, sadece müşterinin istediğini yapan bir usta değildir. Mimar, içinde yaşanacak dünyayı hayal eden ve onun taşıyıcı sistemlerini kuran kişidir.


Bu yüzden, projelerime bir ‘Dijital Anayasa’ yazıyorum.

Bu anayasada şu maddeler var:

1.  Kullanıcı, verisinin gerçek sahibidir. Görür, siler, götürür.

2.  Algoritmalar şeffaftır. “Neden bunu görüyorum?” sorusunun cevabı vardır.

3.  Platform bir hapishane değildir. Çıkış kapıları her zaman açıktır.

4.  Değer, onu üretenlerle adilce paylaşılır.

5.  Kod mümkün olduğunca açıktır, duvar örülmez.


Bu, daha yavaş ve zor bir yol. Ama sürdürülebilir olan, zor olandır.


Sonuç:

Tarih bize gösterdi ki, büyük yıkımların altında genelde kör noktadaki bir zemin kayması yatar. Hunları göçe zorlayan iklimdi. Bugün bizim zeminimiz de kayıyor: dijital, ekolojik, toplumsal.


Bir önceki çağ değişiminde at üstünde, ok ve yayla tetikleyici olduk. Bu seferki çağ değişiminde, dizüstü bilgisayar ve açık kaynak kodla ne olacağız? Sadece yıkımın tetikleyicisi mi, yoksa yeni dünyanın mimarları mı?


Cevap, bugün yazdığımız her satır kodda, kurduğumuz her sistemin ‘etik statik projesinde’ gizli.


İnşa ettiğimiz her şey, aynı zamanda içinde yaşayacağımız geleceğin temelidir. Temeli sağlam atalım.


---


Yazar: Dijital ekosistem mimarı, tarih meraklısı ve açık kaynak savunucusu.

16 Kasım 2025 Pazar

Pandemi Sonrası Dünya Düzeni: Ekonomik, Sosyal ve Jeopolitik Analiz

Giriş


COVID-19 pandemisi, sadece bir sağlık krizinden ibaret değil; aynı zamanda dünya ekonomisinin, toplumsal yapının ve küresel siyasetin kırılgan noktalarını açığa çıkaran bir katalizör oldu. Pandemi öncesi başlayan ekonomik durgunluklar, eşitsizlikler, sosyal kutuplaşmalar ve küresel güç mücadeleleri, COVID-19 ile birlikte hız kazandı.


Bu makale, pandemi sonrası dünyada yaşanan gelişmeleri ve olası gelecek senaryolarını, Trump dönemi politikaları ve mevcut küresel kriz bağlamında ele almaktadır.



---


1. Küresel Ekonomi ve Sosyal Yapı Üzerindeki Etkiler


1.1 Ekonomik Dalgalanmalar


Pandemi, tedarik zincirlerini kırdı ve küresel üretim ile ticaret ağlarını sekteye uğrattı. Bu, özellikle gelişen ülkelerde döviz dalgalanmaları, enflasyon baskıları ve işsizlik artışı olarak kendini gösterdi.


Küreselleşmenin tıkanması ve üretimin belirli bölgelere bağımlılığı, ekonomik kırılganlığı artırdı.


Merkez bankalarının ve hükümetlerin uyguladığı kısa vadeli maliye ve para politikaları dalgalanmaları sınırlamakta yetersiz kaldı.



1.2 Sosyal Etkiler


Sosyal eşitsizlikler pandemi ile derinleşti.


Toplumsal kutuplaşma ve güven bunalımı artarak siyasi riskleri yükseltti.


Pandemi sonrası artan işsizlik ve gelir kayıpları, sosyal gerilimi ve protesto hareketlerini tetikledi.




---


2. Trump Dönemi Politikaları ve Etkileri


Donald Trump, küresel düzenin kırılmasını hızlandıran ve yönlendiren bir unsur olarak öne çıkıyor. Trump’ın politikaları, dünya krizini dönüştüren, kısa vadede istikrarı zorlaştıran, orta vadede yapısal reformları geciktiren ve uzun vadede çok-kutuplu bir düzenin oluşmasına katkıda bulunan bir etkendir.


2.1 Kısa Vadede Etkiler (0–2 yıl)


ABD’nin korumacı politikaları ve içe kapanması, küresel koordinasyonu zayıflattı.


Ticaret savaşları ve ihracat kısıtlamaları, tedarik zincirlerini kırılgan hâle getirdi.


Dalgalanma ve ekonomik belirsizlik artarken sosyal gerilimler yükseldi.



2.2 Orta Vadede Etkiler (2–7 yıl)


Bölgesel bloklar oluşuyor; ABD-Çin rekabeti derinleşiyor.


Teknoloji ve enerji işbirliği yavaşlıyor, sürdürülebilir projeler sınırlanıyor.


Yapısal reformlar ve küresel koordinasyon gecikiyor; ülkeler kendi bloklarını güçlendiriyor.



2.3 Uzun Vadede Etkiler (8+ yıl)


Dünya çok-kutuplu ve parçalı bir düzene doğru ilerliyor.


Küresel kurumlar zayıflıyor; çok taraflı işbirliği sınırlı kalıyor.


Sosyal eşitsizlik ve çevresel sorunlar bölgesel çözümlerle yönetilecek.




---


3. Dünya Düzeninin Olası Gelecek Senaryoları


3.1 Kısa Vadeli Senaryo (0–2 yıl)


Dalgalanmalar, ekonomik krizler ve sosyal gerilimler artacak.


Küresel koordinasyon sınırlı, yerel ve bölgesel kriz yönetimi ön plana çıkacak.



3.2 Orta Vadeli Senaryo (2–7 yıl)


Bölgesel ve teknolojik bloklar oluşacak.


Tedarik zincirleri ve enerji politikaları bölgesel olarak optimize edilecek.


Ekonomik toparlanma farklı hızlarda gerçekleşecek, uluslararası koordinasyon sınırlı olacak.



3.3 Uzun Vadeli Senaryo (8+ yıl)


Çok-kutuplu, parçalı ve rekabetçi bir dünya ortaya çıkacak.


Dayanıklı ama kırılgan bir küresel sistem oluşacak.


Sosyal ve çevresel riskler bölgesel çözümlerle yönetilecek.




---


4. Sonuç


Pandemi sonrası dünya, sadece sağlık ve ekonomik krizlerle değil, aynı zamanda sistemik kırılganlık ve kutuplaşmayla karşı karşıya. Trump ve benzeri politikalar, krizi tetiklemese de yolunu hızlandırıyor ve dönüştürüyor.


Kısa vadede dalgalanma, orta vadede bloklaşma ve uzun vadede çok-kutuplu bir düzen ortaya çıkacak. Bu süreç, hem ekonomik hem sosyal hem de jeopolitik olarak küresel liderler, ülkeler ve toplumlar için ciddi adaptasyon gerektiriyor.


KÜRESEL SİSTEMİN YENİ EŞİĞİ

Pandemiden Bağımsız Olarak Zaten Yaklaşan Kriz ve Dönüşümün Kapsamlı Analizi


Giriş


COVID-19 pandemisi, dünya tarihinin kırılma anlarından biri olarak hafızalara kazındı. Ancak bugün yaşanan ekonomik çalkantılar, sosyal eşitsizlikler, tedarik zinciri krizleri, siyasi kutuplaşma, enerji ve gıda baskıları tek başına pandeminin ürünü değildir. Aksine, bu dinamiklerin büyük kısmı pandemi öncesinde zaten oluşmuş, küresel sistemde birikmiş ve patlamaya hazır bir potansiyel taşımaktaydı. Pandemi, bu yapısal sorunların görünür hale gelmesini hızlandıran bir katalizör görevi gördü; fakat asıl dönüşüm, 2008 küresel krizinden itibaren adım adım hazırlanan daha derin bir küresel yeniden yapılanmanın sonucudur.


Bu makale, COVID-19’un kasıtlı bir müdahale olup olmadığı tartışmasının ötesine geçerek, pandemi olmasa bile dünyanın bu krizi yaşayacağını gösteren ekonomik, teknolojik, toplumsal ve jeopolitik eğilimleri bütüncül bir çerçeve içinde analiz etmektedir.



---


1. Ekonomik Düzenin Çöküşü: 2008’den Bu Yana Geciken Kriz


1.1. Sürekli Para Basımı ve Balon Ekonomiler


2008 finansal krizinin ardından:


ABD, AB, Japonya başta olmak üzere gelişmiş ekonomiler


tarihsel ölçekte görülmemiş para genişlemesi yaptı,


faizleri sıfıra çekti,


piyasaları yapay şekilde şişirdi.



Bu politika geçici bir çözüm olarak düşünülmüştü; ancak 2010–2020 arası kalıcı hale geldi ve tüm varlık sınıflarında balon oluşturdu: konut fiyatları, teknoloji hisseleri, kripto piyasaları…


Bu balon, pandemi olmasa da 2021–2025 arasında patlamaya zorlanacaktı.


1.2. Tedarik Zincirlerinin Zaten Kırılgan Oluşu


Küresel ekonomi, tek merkezli üretim modeline aşırı bağımlıydı.

Özellikle Çin’de yoğunlaşmış üretim:


lojistik maliyetleri


tek noktaya bağımlılık risklerini


politik gerilimleri



giderek artırıyordu.


Pandemi olmasa bile 2020'lerde bu model zaten çökecekti, pandemi sadece görünür hale getirdi.


1.3. Üretim–Tüketim Dengesizliği


Dünya ekonomisi uzun süredir:


gerçek üretim artışı olmadan


borçlanma ve finansallaşma üzerinden büyüyordu.



Bu sürdürülebilir değildi ve pandemi yalnızca ertelenmiş olan krizi tetikledi.



---


2. Toplumsal Yapının Erozyonu: Kırılma Pandemiden Önce Başladı


2.1. Gelir Adaletsizliği


ABD’de, AB’de ve gelişmekte olan ülkelerde:


orta sınıf küçülüyor,


büyük servet şirketlere ve az sayıda bireye yoğunlaşıyor,


emek gelirlerinin payı düşüyordu.



Pandemi bu durumu hızlandırdı; ancak kök sebep pandemi değildi.


2.2. Dijitalleşme ve İşgücünün Dönüşümü


Otomasyon, yapay zekâ ve dijital altyapı zaten 2010’lardan itibaren yükseliyordu.

Pandemi yalnızca bu süreci 5 yıl öne çekti.


Dijitalleşme olmasaydı bile:


perakende,


bankacılık,


eğitim,


hizmet sektörü



büyük bir işgücü fazlasıyla yüzleşecekti.


2.3. Toplumsal Kutuplaşma ve Güvensizlik


Son 10 yılda dünya genelinde:


sosyal medya algoritmaları,


siyasi kutuplaşma,


ekonomik belirsizlik

toplumları zaten bölüyordu.



Pandemi, sadece üstündeki perdeyi kaldırdı.



---


3. Jeopolitik Gerilimler: Yeni Soğuk Savaş Zaten Başlamıştı


3.1. ABD–Çin Rekabeti


Pandemiden yıllar önce:


teknoloji savaşları,


ticaret savaşları,


Güney Çin Denizi gerilimleri

küresel düzeni zaten kırıyordu.



Pandemi yalnızca rekabetin hızını artırdı.


3.2. Enerji Düzeni ve Rusya–Avrupa Gerilimi


2015–2020 arasında enerji piyasasında:


ABD kaya gazı devrimi,


Rusya'nın Avrupa bağımlılığını artırma stratejisi,


yenilenebilir enerji teknolojilerinin maliyet düşüşü

güç dengelerini değiştiriyordu.



Bu dönüşüm, pandemi olmadan da gerçekleşecekti.


3.3. Gıda ve Su Krizleri


İklim krizi, tarım verimsizliği ve nüfus baskısı nedeniyle 2020’lere girerken gıda fiyatlarının artacağı zaten öngörülüyordu.



---


4. Dijital Devlet ve Yeni Yönetim Biçimleri


4.1. Veri Temelli Yönetim Modeli


Pandemiyle birlikte dijital devlet uygulamaları güçlense de:


dijital kimlik,


mobil devlet,


online vergileme,


dijital güvenlik sistemleri



pandemi öncesi zaten çok hızlı bir geçiş dönemindeydi.


Pandemi bu süreci görünür ve meşru hale getirdi.


4.2. Gözetim Toplumu Tartışması


Pandemi sırasında kullanılan takip uygulamaları, veri izleme araçları ve dijital kontroller, birçok kişi için yeni bir konu gibi görünse de Çin, ABD, AB bu teknolojilere zaten yatırım yapıyordu.



---


5. Peki Pandemi Olmasaydı Bugün Yaşananlar Yaşanır mıydı?


Evet.

Hemen hemen hepsi yaşanacaktı — sadece zamanlaması ve şiddeti değişebilirdi.


■ Pandemi olmasa bile:


küresel ekonomik balon patlayacaktı,


tedarik zincirleri çökecekti,


enerji ve gıda fiyatları artacaktı,


enflasyon yükselişe geçecekti,


ABD–Çin rekabeti şiddetlenecekti,


toplumsal eşitsizlik ve kutuplaşma büyüyecekti,


dijitalleşme hızlanacaktı.



■ Pandeminin yaptığı:


bu süreci hızlandırmak,


eş zamanlı hale getirmek,


toplumsal algıyı dönüştürmek,


yeni düzeni meşrulaştırmak oldu.




---


Sonuç: Pandemi Bir Sebep Değil, Bir Hızlandırıcıdır


Bugün yaşanan ekonomik çöküşler, fiyat artışları, siyasi gerilimler, toplumsal sorunlar ve teknolojik dönüşüm, pandeminin sonucu değil; zaten yaklaşan küresel yeniden yapılanmanın doğal sonuçlarıdır.


Pandemi, bu büyük dönüşümde bir katalizör, hatta bir prova niteliği taşıdı.

Ancak oyunun senaryosu, 2008 krizinden sonra zaten yazılmış durumdaydı.


Dünya, pandemi olmasa da aynı dönüşümü 2020’lerde yaşayacaktı; pandemi yalnızca bu geçişi hızlandırdı ve görünür hale getirdi.




8 Kasım 2025 Cumartesi

Bilinçli Evrim: Devrim Kavramının Yeni Paradigması

 



Özet

Bu makale, tarihsel materyalizmin “devrim” kavramını çağdaş bilimsel ve düşünsel gelişmeler ışığında yeniden ele almaktadır. Modern fizik, bilişsel bilimler ve dijital toplum kuramı; değişimin yalnızca maddi koşullarla değil, gözlemci bilincin yönelimiyle de şekillendiğini göstermektedir. Bu bağlamda “bilinçli evrim”, hem toplumsal hem bireysel dönüşüm süreçlerinin yeni kuramsal çerçevesi olarak önerilmektedir.

1. Giriş

Klasik tarihsel materyalizm, toplumsal değişimi üretim biçimleri ve maddi ilişkiler üzerinden açıklar. Karl Marx’a göre, “insan bilincini belirleyen toplumsal varlıktır.” Ancak 20. yüzyılın sonundan itibaren bilgi kuramı, sistem teorisi ve kuantum fiziği alanlarında ortaya çıkan yeni bulgular, gözlemcinin gerçeklik üzerindeki etkisini tartışmaya açmıştır. Bu durum, “maddi belirlenim” anlayışının mutlak olmadığını, bilincin de dönüşümün etkin bir unsuru olabileceğini göstermektedir. Dolayısıyla “devrim”, artık yalnızca dışsal bir sistem çöküşü değil, bilinçsel bir paradigma değişimi olarak da değerlendirilebilir.

2. Devrim ve Evrim Arasındaki Diyalektik

Evrim, toplumsal ya da biyolojik düzlemde birikimli değişimdir; devrim ise bu birikimin niteliksel bir eşiğe ulaşmasıyla ortaya çıkan sıçramadır. Bu diyalektik ilişki, doğa yasaları kadar toplumsal yasalar için de geçerlidir. Ancak evrim, yalnızca kendiliğinden bir süreç değildir. İnsan bilinci, seçimleri ve yönelimleriyle evrimin hızını ve yönünü değiştirebilir. Bu noktada kuantum gözlemci etkisi önemli bir metafor sağlar: Bir sistemin gözlenme biçimi, onun durumunu değiştirebilir. Toplumsal süreçlerde de benzer bir olgu geçerlidir — farkındalık, yeni davranış kalıpları ve yeni kurumlar yaratır. Dolayısıyla bilinç, toplumsal evrimin pasif değil, aktif bir bileşenidir.

3. Bilinçli Evrim Kavramı

“Bilinçli evrim”, bireylerin ve toplumların kendi gelişim süreçlerini farkındalıkla yönlendirmesi anlamına gelir. Bu kavram, hem Marx’ın diyalektik materyalizmi ile hem de modern sistem teorisi ve bilişsel bilim ile kesişir. Çünkü her iki yaklaşım da insanın hem özne hem nesne olduğunu kabul eder: İnsan, tarihi yapar ama koşullarını da tarih belirler. Dijital çağda bu diyalektik daha görünür hale gelmiştir. Bilgi, enerji ve üretim biçimleri artık sadece fiziksel değil, bilişsel düzlemde yeniden üretilmektedir. Bu nedenle devrim, artık üretim araçlarının değil, bilinç araçlarının dönüşümüyle tanımlanabilir.

4. Devrimin Yeni Alanı: Dijital ve Bilişsel Sistemler

21. yüzyılın “sessiz devrimi” dijital ağlarda yaşanmaktadır. Veri, algoritma ve yapay zekâ sistemleri, insan davranışını ve toplumsal örgütlenmeyi yeniden biçimlendirmektedir. Bu süreç, klasik anlamda bir devrim değildir; çünkü görünür bir yıkım yoktur. Ancak bilgi üretim biçiminin kökten değişmesi, Marx’ın tarif ettiği anlamda bir “üretim ilişkileri dönüşümü”dür. Dolayısıyla günümüz devrimleri, artık sokakta değil; bilinçte, değerlerde ve dijital ağlarda gerçekleşmektedir. Bu dönüşüm, “bilinçli evrim” sürecinin tarihsel karşılığıdır.

5. Sonuç

Devrim ve evrim, birbirinden bağımsız süreçler değil, aynı dönüşümün iki yönüdür. Evrim sürekliliği, devrim eşik aşımını temsil eder. Ancak modern bilimsel ve bilişsel perspektif, bu sürecin yalnızca maddi değil, bilinçsel bir boyutu da olduğunu göstermektedir. Bu nedenle geleceğin devrimi, “bilinçli evrim” biçiminde ortaya çıkacaktır: İnsan, kendi bilincini dönüştürerek hem toplumu hem doğayı yeniden kurma kapasitesine sahiptir. Gerçek devrim, bilincin evrimidir.

7 Kasım 2025 Cuma

Dijital Güç Ağları, Yankı Odaları ve Dayanışmanın Mücadelesi — Günümüzde Nasıl Bir Strateji Gerekli?


 

Giriş:

Dijital çağda siyaset, teknoloji ve medya arasındaki ilişki yeniden tanımlanıyor. Özellikle büyük teknoloji şirketleri ile siyaset kurumlarının yakınlaşması, yalnızca ekonomik veya inovasyon bağlamında değil; algı, iletişim ve dayanışma açısından da yeni dinamikler yaratıyor. Bu makalede, bu kesişimin “yankı odaları”yla nasıl bir ilişkisi olduğuna ve özellikle dayanışma temelli projeler için ne tür stratejik çıkarımlar yapılabileceğine odaklanacağız.

Bölüm-1: Teknoloji ve Siyaset Kesişimi

  • Trump-teknoloji şirketleri örneği: Büyük teknoloji aktörlerini Beyaz Ev’de ağırlama, AI stratejileri, yatırım vaatleri. LSE Blogları+1

  • Bu buluşmaların yalnızca teknoloji politikaları değil, aynı zamanda algı yönetimi ve gündem kontrolü açısından da okunabileceği.

  • Şirketlerin devletle yakın ilişki kurarken, kendi platformlarını ve dijital varlıklarını da bir güç unsuru olarak kullanabilme potansiyeli.

Bölüm-2: Dijital İletişim ve Yankı Odaları

  • Araştırmalar, sosyal medya ortamlarında benzer görüşlü kullanıcıların bir araya geldiğini ve farklı görüşlerle etkileşimin azalabildiğini ortaya koyuyor. Cambridge University Press & Assessment+2PMC+2

  • Bu durum toplumsal dayanışmayı zayıflatabilir çünkü ortak değerlerin oluşması için farklı görüşlerin karşılaşması, çatışması ve yeni sentezler üretmesi önemli.

  • Algoritmaların bu süreci nasıl desteklediği/engellediği hâlâ tartışmalı ama yankı odalarının etkisi ihmal edilemez. SpringerLink+1

Bölüm-3: Dayanışma Temelli Projeler İçin Stratejik Çıkarımlar

  • Dayanışma, yalnızca proje yapmak değil, ortak değer etrafında ortak hareket etmek demektir.

  • Dijital ağlarda ‘aynı görüşlüler’ döngüsünden çıkmak için:

    • Farklı sosyal medya platformlarında yer almak

    • Çeşitli demografik ve bölgesel gruplarla irtibat kurmak

    • Eylem odaklı içerikler sunmak (örneğin birlikte üretim, kamu katılımı)

  • Değerlerin görünür olması, paylaşılması ve tartışılması gerekir. “Vicdan”, “eşitlik”, “şeffaflık”, “umudun yeniden inşası” gibi temalar somut eylemlerle desteklenmeli.

Sonuç:
Dijital çağda dayanışma kurmak, yalnızca içerik paylaşmakla bitmiyor. Siyaset-teknoloji gücüyle şekillenen iletişim ağlarını kavramak; yankı odalarını, platform algoritmalarını ve sosyal medya dinamiklerini dikkate almak gerekiyor. Ancak bu şekilde, “çıkara dayalı değil, değer temelli” bir dayanışma modeli inşa edilebilir — senin vizyonun olan bir bütünlük, kapsayıcılık ve sürdürülebilirlik açısından kritik.

14 Ekim 2025 Salı

Borç Ekonomisinin Son Perdesi ve Gerçek Dönüşümün Eşiği




Finansal analist Sarthak Ahuja’nın küresel borç sisteminin nasıl çöktüğünü aşağıda anlatıyor.

"Temel soru şu:

Nasıl oluyor da dünyanın ekonomik devleri —ABD, Çin, Hindistan ve Avrupa ülkeleri— iflasın eşiğinde borç içinde yüzüyor? Bu paralar kime borçlanılıyor, neden ödenemiyor ve sistem buna rağmen nasıl ayakta kalıyor?"

Ahuja’ya göre çarkın başlangıcı 1970’lere uzanıyor.

- O yıllarda ABD, doları altın standardından kopardı. Böylece “istediği kadar para basma” sistemine geçti.

- Basılan para altyapı ve kalkınma yatırımlarına aktı, ardından halkın cebine girdi.

- Halk bu parayı bankalara yatırdı.

- Bankalar ise bu mevduatları krediye çevirdi; yeni yatırımlar için devlete tahvil karşılığı borç verdi.

- Devletler, 10 yıllık vadesi dolan tahvilleri ödemek için yeni tahviller çıkardıkça borç stoğu katlanarak büyüdü.

- Sistem şuna döndü: Daha fazla para → daha fazla borç → daha yüksek enflasyon → daha kırılgan ekonomi.

 

 

Ve bu çark 50 yıldır dönüyor.


Bugün dünyanın toplam borcu 300 trilyon dolar, küresel GSYİH ise yalnızca 100 trilyon dolar civarında.

 

 

Matematik net: Bu borcun ne anaparası ne faizi ödenebilir!


Hükümetlerin üç seçeneği kaldı:


. Daha fazla para basmak → Enflasyon ve kaos.

. Vergileri artırmak → Toplumsal huzursuzluk.

. Daha fazla borç almak → Artık kimse borç vermek istemiyor.


Ortada para çok ama insanlar paralarını artık bankalarda değil, farklı borsalarda ve riskli varlıklarda tutuyor.


 Bankalarda devlete borç verecek kaynak kalmıyor; bu da klasik borçlanma kanalını tıkıyor.


Eh, yukarıdaki üç seçenek de riskli.

 

 

Sonuç: Devletler sıkıştı, sistem şişti!


Ve belki de tam bu yüzden devletler, halkları sahte savaşlar, yapay gündemler ve ekonomik sis perdesiyle oyalıyor."


Ahuja’nın analizi küresel sistemin ekonomik çöküşünü doğru tarif ediyor.
Ama bana göre mesele sadece finansal değil, insanlığın değer sisteminin iflasıyla ilgili.

1970’lerde doların altınla bağının kopması, sadece para politikasındaki bir değişiklik değil; insanın üretimle, emekle, anlamla bağının kopmasıydı.
O günden beri dünya “gerçek değer” yerine “gelecekteki vaatleri” finanse ediyor.
Devletler borçla büyüyor, bireyler borçla yaşıyor, şirketler borçla dönüyor.

Ortada dönen şey para değil; güvensizlik.
Ve o yüzden artık hiçbir şey sürdürülebilir değil.

Bu çarkın sonunda sistem kendi kendini yutuyor:
Daha fazla para → daha fazla borç → daha fazla enflasyon → daha fazla kırılganlık.
Bu sadece ekonomi değil, bir medeniyet krizi.

Ama her çöküş bir başlangıçtır.
Yeni dönem, merkez bankalarının değil, yerel üretim kapasitesine sahip toplulukların dönemi olacak.
Gerçek değer, sermayede değil; üretim, paylaşım ve dayanışmada yeniden tanımlanacak.

Sistemi yukarıdan değil, aşağıdan yukarıya yeniden kurma zamanı.
Belki de ilk kez, insan ekonomisi yeniden insanla başlayacak.


M. Şahin Candaş
Mimar | Sistem Tasarımcısı | Yeni Dönem Ekonomi Gözlemcisi

 

 


31 Ağustos 2025 Pazar

Türkiye: Lider Toplumunun Tarihsel Sürekliliği ve Birey Toplumuna Geçiş İhtimali

 Giriş


Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yapısına dair en dikkat çekici özelliklerden biri, halkın kendi iradesini doğrudan ortaya koymak yerine liderler etrafında şekillenmesidir. Bu, sadece günümüz siyasetine özgü bir durum değil; Osmanlı’dan günümüze uzanan bir tarihsel sürekliliğin sonucudur. Aynı zamanda dış baskılar ve küresel dengeler de bu kültürü beslemekte, birey-toplum olma ihtimalini zayıflatmaktadır.



---


Tarihsel Kökenler


Osmanlı


Osmanlı toplumu, bireylerden çok tebaa kavramı üzerine inşa edildi. Devlete sadakat esastı; halkın siyasal özne olması söz konusu değildi. Padişah ve saray, mutlak otoritenin sembolüydü. Bu yüzden halkın davranış biçimi de “liderin arkasına dizilmek” oldu.


II. Abdülhamid Dönemi


Merkeziyetçi anlayış, Abdülhamid ile zirveye ulaştı. Liderin hem siyasi hem dini meşruiyetle “koruyucu” konumlanması, halkın bireysel inisiyatifini daha da geri plana itti.


Cumhuriyet’in İlk Yılları


Cumhuriyet modernleşmeyi beraberinde getirdi, fakat yine tepeden inme bir liderlik üzerinden. Atatürk karizmatik bir figür olarak toplumda köklü değişiklikler yaptı. Ancak bu dönüşüm halkın talebinden çok, liderin vizyonuyla gerçekleşti. Bu, birey toplumu yönünde değil, lider toplumunun modern versiyonu yönünde bir gelişmeydi.


1950 – 1980 Arası


Menderes, Demirel, Ecevit, Erbakan gibi liderler etrafında kitleler kümelendi. Kurumların değil, kişilerin belirleyici olduğu bir siyaset kültürü oluştu.


1980 Sonrası


12 Eylül Darbesi, toplumu siyasetten uzaklaştırdı. Lider kültü daha da pekişti. Turgut Özal, ardından 90’ların lider figürleri ve nihayetinde Erdoğan bu geleneğin devamı oldu.



---


Dış Baskıların Rolü


Türkiye’nin lider toplumu olmasında sadece iç tarihsel koşullar değil, dış baskılar da etkili oldu.


Emperyalist güçler: Osmanlı’dan beri Türkiye, Batı ve Rusya’nın rekabet alanı oldu. Bu durum “güçlü lider bizi korur” algısını pekiştirdi.


Soğuk Savaş ve NATO: Türkiye, ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında kalırken, siyaset halktan çok liderler üzerinden şekillendi.


Küresel finans ve jeopolitik baskılar: IMF, AB, ABD ve enerji politikaları Türkiye’de halkı lider arkasında toplanmaya itti.


Ortadoğu krizleri ve göç: Dış tehditler, “lider merkezli güvenlik” arayışını sürekli yeniden üretti.




---


Lider Toplumu – Birey Toplumu Karşıtlığı


Lider toplumu: Halk, sorumluluğu liderlere devreder; yanlışları görse bile ses çıkarmaz, güçlü kimse onun yanında durur. Cesaret bireysel değil, topluca lider arkasına sığınıldığında ortaya çıkar.


Birey toplumu: Halk, kendi karar ve sorumluluklarını üstlenir. Liderden bağımsız eleştiri, kurumsal işleyiş ve katılım ön plandadır.



Türkiye’nin yapısı ağırlıklı olarak lider toplumu özellikleri taşımaktadır.



---


Birey Toplumuna Geçiş Mümkün mü?


Tarihsel miras, bu dönüşümü zorlaştırıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze kadar gelen gelenek, toplumun birey olma kapasitesini bastırdı. Dış baskılar da sürekli olarak “güçlü lider” ihtiyacını pekiştirdi. Ancak imkânsız değildir.


Gerekli Koşullar:


1. Yerelden başlamak: Mahalle, semt ve yerel inisiyatiflerle katılım kültürü geliştirmek.



2. Eğitimde dönüşüm: Ezberci değil, eleştirel düşünceyi teşvik eden bir sistem.



3. Dijital-demokratik platformlar: Liderden bağımsız, halkın doğrudan söz söyleyebildiği meclisler.



4. Kurumların güçlendirilmesi: Gücü kişilerden alıp, kurumlara yaymak (en zor ama en kritik adım).





---


Sonuç


Türkiye’de yaşanan gerçeklik büyük ölçüde lider toplumu kültürüdür. Hem tarihsel miras hem de dış baskılar bu yapıyı sürekli yeniden üretmektedir. Ancak birey toplumu olabilmek için küçük ama kararlı adımlar atılabilir. Bunun yolu, güçlü liderlere bel bağlamak değil, bireylerin kendi sorumluluğunu üstlenebildiği, katılımcı ve kurumsal bir kültürü inşa etmektir.

28 Haziran 2025 Cumartesi

Seçilmişlik Mitinden Evrensel Sisteme: Gezen Projeleri ve Yeni Bir Medeniyet Modeli

 Dünya, uzun süredir bir "seçilmişler" sistematiği üzerinden yönetiliyor.

İsrail, kendisini Tanrı’nın seçilmiş kavmi;
Amerika ise Tanrı’nın seçilmiş ulusu olarak konumlandırdı.
Bu inançlar sadece teolojik değil, aynı zamanda siyasi ve sistemsel hegemonya aygıtlarına dönüştü.

Peki, bu yapıların karşısında nasıl bir alternatif kurulabilir?
Türkiye merkezli, evrensel ahlak ve üretim değerlerine dayalı, dışlayıcı değil kapsayıcı bir sistem nasıl inşa edilir?

Bu sorunun içinden çıkmak için önerilen projelerden biri: Gezen Ekosistemi.
Bir bulut sistem... ama aynı zamanda bir mahalle.
Bir pazaryeri... ama aynı zamanda bir değer ağı.
Bir teknoloji projesi... ama aynı zamanda bir kültürel onarım girişimi.


1. Seçilmişlik Sistemlerine Karşı Evrensel Ahlaki Ağlar

ABD ve İsrail, kendi mitolojik altyapılarına dayanarak dünyayı dönüştüren güçler kurdu.
Bu güçler, sadece ekonomik ya da askeri değil, aynı zamanda anlam üreten kültürel makineler oldu.

Gezen sistemi ise “seçilmiş bir kimlik” değil, seçilmemiş ama sorumluluk üstlenmiş insanlara dayanıyor.
Bu fark, tüm sistemin değer haritasını değiştiriyor:

ParadigmaSeçilmişlik SistemleriGezen Sistemi
Kimlik TemeliKutsal kavim / ulusAhlaki sorumluluk, yerel bilinç
HedefiHegemonya, kontrolYaşanabilirlik, adil paylaşım
Dağıtım ModeliMerkezden dünyayaYerelden merkeze, sonra küresele
Katılım BiçimiDışlayıcı / bürokratikKatılımcı, açık ve esnek



2. Gezen Mahalle: Modern Ummah’ın Mikro Modeli

İslam dünyası tarih boyunca genişlemiş ama sistem kurmakta zayıf kalmıştır.
Gezen Mahalle konsepti, bu boşluğu modern dijital araçlarla doldurmayı amaçlar:

  • Yerelde üretimi, paylaşımı ve dayanışmayı artırır

  • Kültürel, sosyal ve ticari alanları aynı sistemde birleştirir

  • Toplulukları hem fiziki hem dijital olarak birbirine bağlar

  • Kurumsallaşmadan kopmuş mahalle ruhunu geri getirir

Bu yönüyle, Gezen Mahalle, bir tür "dijital ümmet modeli" sunar:
Merkezi değil ama bağlantılı, hiyerarşik değil ama organize.


3. Gezen Mutfak, Gezen Pazar, Gezen Franchising: Sadece Ticaret Değil Kültürel İyileştirme

Gezen projeleri sadece birer e-ticaret ya da yemek girişimi değildir.
Her biri, üretimin ve tüketimin kimin değerine hizmet ettiği sorusunu merkeze alır.

  • Gezen Mutfak → Mutfak içi mutfak modeli ile hem ekonomik sürdürülebilirlik hem de mikro girişimcilik

  • Gezen Pazar → Adil dağıtım ve doğrudan üretici-tüketici bağlantısı

  • Gezen Franchising → Sadece marka değil, bir yaşam tarzı ve üretim modeli yayılımı

Bu sistemler, kapitalist zincir modellerine karşı, ahlaki ve sürdürülebilir ağlar sunar.


4. İslam’ın Evrensel Mesajı ile Uyum

Gezen sisteminin alt yapısı; seçilmişlik iddiası yerine, adalet, dayanışma ve tebliğ fikrine yaslanır.
Bu, İslam’ın Kur’an’daki temel çağrısıyla örtüşür:

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... En üstün olanınız, en takvalı olanınızdır."
(Hucurat 13)

Gezen sistemi de üstünlüğü:

  • Üretim gücünde değil, paylaşım ahlakında,

  • Kapitalde değil, faydada,

  • Ülkede değil, insanlıkta arar.

Bu haliyle Gezen Ekosistemi, seçilmişlik değil çağrılmışlık ekseninde hareket eder.


5. Riskler ve Fırsatlar

🛑 Riskler:

  • Toplumun dijital altyapı ve bilinç düzeyinin yetersizliği

  • Devlet yapısının hâlâ merkeziyetçi ve kontrolcü olması

  • Küresel hegemonların benzer sistemlere karşı müdahaleci tavrı

✅ Fırsatlar:

  • Artan güvensizlik ve sistem yorgunluğu → alternatif sistemlere ilgi

  • Genç nüfus → dijital araçlara açık

  • Kriz zamanlarında yerel sistemler daha güçlü dayanıklılık sağlar

  • Küresel sivil ağlarla birleşme imkânı


Sonuç

ABD ve İsrail, teolojik ve politik seçilmişlik mitlerini hegemonik sistemlere dönüştürdü.
İslam ise evrensel ama sistemleşememiş bir ahlaki çağrı olarak kaldı.
Bugün, bu boşluk ahlak, teknoloji, yerellik ve kültürel bilinçle örülmüş yeni sistemlerle doldurulabilir.

Gezen Projeleri, bu ihtiyaca cevap verecek potansiyele sahiptir:
Sessiz ama etkili, küçük ama anlamlı, yerel ama evrensel bir model.

Artık seçilmiş olan değil, çalışan sistem konuşmalı.
Çünkü gelecek, adaleti kuranlara ait olacak.

Seçilmiş Milletler, Seçilmiş Uluslar ve Evrensel İnsan: Tarihin Kırılma Noktasında Din, Kimlik ve Sistem

Tarih boyunca toplumlar kim olduklarını, neden burada olduklarını ve nereye gittiklerini anlamlandırmak için büyük anlatılar inşa ettiler. Bu anlatıların bazıları “biz seçildik” iddiası üzerine kuruldu. Bu inanç, Yahudilerde “Tanrı’nın seçilmiş kavmi” olmakla, Amerikalılarda ise “Tanrı’nın seçilmiş ulusu” olma algısıyla vücut buldu.

Peki ya İslam?
İslam’da seçilmiş bir kavim ya da ulus yoktur. Tüm insanlık hitap alanıdır.
Ve bu farklılık, sadece bir inanç ayrımı değil, dünya sistemlerini belirleyen bir paradigma farkıdır.




1. Yahudi Geleneği: Tanrı'nın Seçilmiş Kavmi

Museviliğe göre Yahudiler, Tanrı’nın doğrudan yaptığı ahitle “seçilmiş halk”tır.
Bu seçilmişlik, onları özel kılar, farklılaştırır ve bir "korunmuşluk" alanı yaratır.

Etkisi:

  • Tarih boyunca hem içe kapanmayı hem de güçlü dayanışmayı doğurdu.

  • Diaspora bilinci, kimliği her yere taşıdı ama içine kapanık tuttu.

  • İsrail Devleti kurulurken bu seçilmişlik ideolojisi siyasi bir motivasyona dönüştü.


2. Amerikan Protestanlığı: Seçilmiş Ulus Miti

Amerikan kurucu ideolojisi, Protestan kökenli “Tanrı’nın yeni İsraili” anlayışından beslendi.
Yeni Dünya’ya gelen Puritanlar, kendilerini “Tanrı’nın görevlendirdiği halk” olarak gördü.
Amerika bir ülke değil, bir misyondu.

Etkisi:

  • Demokrasi, piyasa, ordu, medya... Hepsi bu seçilmişlik mitini taşıdı.

  • Küresel müdahalelerini “ahlaki görev” olarak gösterdi.

  • ABD’nin modern hegemonyası bu dini-politik kimlik üzerine kuruldu.


3. İslam: Seçilmiş İnsan Yok, Evrensel Davet Var

İslam’da kavim, ulus veya ırk temelli seçilmişlik yoktur.
Kur’an, “Ey insanlar!” diye başlar.
Takva, bilinç, adalet ve ahlak; bireyin değer ölçüsüdür.

Etkisi:

  • Evrenselci bir sistem önerisi sundu.

  • Ümmet kavramı birey-toplum dengesini kurdu.

  • Ama siyasi bir yapı değil, ahlaki bir cemaat oluşturdu.


4. Bu Farklılıklar Ne Doğurdu?

KategoriYahudilikAmerikan Protestanlığıİslam
Temel İnançSeçilmiş kavimSeçilmiş ulusEvrensel insan
SistemKendi halkını koruyan yapıDünya sistemine müdahil yapıAhlaki düzen öneren yapı
Dışa DönüklükKısıtlı ve savunmacıYayılmacı ve müdahaleciDavetkâr ama savunmasız
Modern Etkisiİsrail DevletiABD HegemonyasıDağınık İslam dünyası

5. İslam Neden Geri Kaldı?

İslam geri kalmadı.
İslam’ı sistemleştiremeyen Müslüman toplumlar geri kaldı.

Çünkü:

  • Seçilmişlik mitinden değil, ahlaki sorumluluktan hareket ettiler.

  • Ama bu sorumluluk, kurumsal yapıya dönüşemedi.

  • Cemaat, ümmet, tarikat gibi yapılar toplumsal ama sistemsel değildi.


6. Peki Ne Yapmalı?

Bugünün dünyasında yeni bir sistem kurmak için:

  • Seçilmişlik değil sorumluluk bilinciyle hareket edilmeli

  • İnanç sistemleri devlet ve toplum modellerine dönüştürülmeli

  • İslam dünyası içe değil dışa dönük, üretken ve şeffaf yapılar kurmalı

  • Ahlaki üstünlük, teknik altyapı ve organizasyon gücü ile desteklenmeli


Sonuç

Yahudiler seçilmiş kavim, Amerikalılar seçilmiş ulus olmayı sistemleştirdi.
Müslümanlar ise tüm insanlığa mesajı olan bir dine sahip oldukları halde bunu kurumsal ve siyasi bir sisteme dönüştüremedi.

Ama hâlâ vakit var.

Seçilmiş olmayı değil, kapsayıcı ve adil olmayı seçtiğimizde;
İnsanlığa dayatılan değil, sunulan bir sistem inşa edebiliriz.
Bu sistem bir hegemonya değil, bir medeniyet olur.

5 Nisan 2025 Cumartesi

Trump ’ın Gümrük Vergisi Açıklamaları ve 1913’ün Gölgesindeki Ticaret Düzeni

Yeni Bir Koruma Dönemi Başlıyor mu?

Donald Trump’ın son dönemde yaptığı yüksek gümrük vergisi açıklamaları, küresel ticaretin geleceğine dair önemli soru işaretleri bırakıyor. Birçok ekonomi uzmanı, bu durumu 1913 yılıyla kıyaslayarak, “Dünya 1913’e dönüyor” ifadesini kullanıyor. Peki 1913’te ne oldu? Bugün yaşadıklarımızla benzerlikleri nerelerde bulabiliriz?



---


1913: Serbest Ticaretin Altın Çağı ve Sonrası

1913 yılı, küresel ticaretin en açık olduğu yıllardan biriydi. Ülkeler arasındaki gümrük duvarları düşüktü, sermaye ve iş gücü sınırlar arası hareket edebiliyordu. Dünya, “ilk küreselleşme dönemi”ni yaşıyor ve ticaretin sınırlarını aşmıştı. Ancak 1914’te I. Dünya Savaşı patlak verdi ve bu altın çağ sona erdi. Savaş, ülkeleri içe kapattı, ticaret kısıtlandı, gümrük tarifeleri yükseldi.



---


Bugün Ne Değişti?

Trump’ın son açıklamaları, serbest ticaretin erozyona uğramaya başladığına işaret ediyor. Küresel ticaretin merkezindeki büyük güçlerden biri olarak ABD, artık “Amerikan üretimini koruyalım” diyerek, dışa bağımlılığı azaltmayı amaçlıyor. Ancak bu durum, tüm dünyada karşılıklı gümrük vergileri artışına ve ticaret savaşlarına yol açabilir.


İçerideki üretimi koruma isteği, dışa kapalı ekonomiler yaratma riski taşıyor. Ve bu, sadece ekonomik bir sorun değil, küresel iş birliği, güvenlik ve barış açısından da tehlikeli bir yol olabilir.



---


1913 ve Bugün Arasındaki Benzerlikler

Trump’ın açıklamaları ve geçmişteki küresel ticaret anlayışındaki değişimler, 1913 yılı ile ciddi benzerlikler taşıyor. O dönemde olduğu gibi, bugün de ülkeler arası ticaret daha az güvenli ve daha az serbest hale gelebilir.


Bir kez daha tarih, korumacılığın ve milliyetçiliğin ekonomik krizlere ve küresel çatışmalara yol açma tehlikesini gözler önüne seriyor.



---


Sonuç: Tarihten Alınması Gereken Dersler

1913 yılına dönüş, ticaretin ve küresel iş birliğinin yıkılması anlamına gelebilir. Bu dönemde yapılacak hatalar, sadece ekonomik değil, siyasi ve toplumsal sonuçlar da doğurabilir. Trump’ın açıklamaları bir uyarıdır; geçmişte yapılan hataları yeniden yaşamamak için küresel ticaretin açık ve ortak bir platformda yürütülmesi gerektiğini unutmamalıyız.



---


Seyir Defteri Notu:

Dünya ekonomisinin geleceği, geçmişteki hatalardan ders almak ve daha adil, açık bir ticaret düzeni kurmakla şekillenecek. Şu anki kararlar, 10, 20 yıl sonra alacağımız nefesin uzunluğunu belirleyecek. Bu nedenle her adımı dikkatle atmamız gerektiğini unutmamalıyız.





23 Şubat 2025 Pazar

Tarihin Döngüsü: Modernite Öncesine Bir Geri Dönüş mü Yaşıyoruz?

 

Tarihsel süreçte medeniyetler yükselir, zirveye ulaşır ve ardından dönüşüme uğrar. Günümüzde küresel siyaset ve ekonomi, 20. yüzyılın küreselleşme ve liberal demokrasi düzeninden uzaklaşıyor gibi görünüyor. Peki, bu durum bir tür modernite öncesi yapıya dönüş mü, yoksa tamamen yeni bir çağın başlangıcı mı? Küresel ölçekte devletlerin güçlenmesi, dinî ve kültürel kimliklerin siyasette belirleyici hale gelmesi ve teknoloji şirketlerinin yeni bir feodal düzen yaratması, modernite öncesi dönemin dinamiklerine benzeyen bir yapının ortaya çıktığını düşündürüyor.


Devletlerin Gücünün Yeniden Artışı 20. yüzyılın sonlarına kadar süren küreselleşme ve serbest piyasa ekonomisi, devletlerin gücünü görece zayıflatmıştı. Ancak günümüzde Çin, Rusya, Türkiye gibi ülkeler, devletçi politikalar ile kendi bağımsız güç merkezlerini inşa ediyor.


Çin'in "devlet kapitalizmi" modeli, Batı’nın serbest piyasasına meydan okuyor.


Rusya, otoriter bir yönetim ile enerji ve askeri gücünü kullanarak Batı’ya karşı direnç gösteriyor.


Türkiye, bölgesel güç olma hedefiyle ekonomik ve askeri bağımsızlık politikaları geliştiriyor.

Bu gelişmeler, modern ulus-devletlerin klasik imparatorluklara benzeyen bölgesel hegemonya alanları oluşturma eğilimini artırıyor.



Bloklaşma ve İmparatorluk Benzeri Yapılar Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünya düzeni sona erdi. Şimdi ABD, AB, Çin, Rusya ve diğer bölgesel güçler, dünya sahnesinde imparatorluk benzeri yapılar oluşturuyor.


ABD ve Batı dünyası, geleneksel liberal düzeni sürdürmeye çalışıyor.


Çin, "Kuşak ve Yol" girişimiyle ekonomik nüfuzunu genişletiyor.


Rusya, Sovyetler sonrası eski etki alanlarını geri kazanmak için askeri ve siyasi hamleler yapıyor.


Türkiye, Osmanlı sonrası bölgesinde yeniden güç merkezi olma çabası içinde.



Bu, Orta Çağ'daki çok kutuplu dünya düzenini hatırlatıyor. Büyük imparatorluklar ve devletler, kendi güç alanlarını oluştururken daha küçük aktörler bu yapıların içinde kendilerine yer edinmeye çalışıyor.


Dinî ve Kültürel Kimliklerin Siyasi Etkisi Modernite, sekülerleşmeyi beraberinde getirdiği düşünülüyordu. Ancak günümüzde, kimlik siyaseti ve dinî değerler yeniden ön plana çıkıyor.


Batı’da Hristiyan muhafazakârlığı ve sağ popülizm yükseliyor.


İslam dünyasında siyasal İslam ve geleneksel değerlere dönüş ivme kazanıyor.


Hindistan’da Hindu milliyetçiliği, Çin’de Konfüçyüsçü devletçilik yeniden canlanıyor.

Bu durum, modern öncesi dönemde kilisenin veya diğer dinî otoritelerin siyasi karar mekanizmalarında büyük rol oynamasını hatırlatıyor.



Teknoloji ile Yeni Bir Derebeylik Sistemi? Geçmişte toprak sahipleri (feodal lordlar), siyasi ve ekonomik gücü kontrol ederdi. Bugün ise teknoloji devleri (Google, Apple, Amazon, Tesla gibi) aynı etkiye sahip.


Bu şirketler, devletlerden bağımsız şekilde kendi ekonomik ve sosyal kurallarını dayatıyor.


Bilgi ve veri, yeni toprak hâline geldi ve teknoloji devleri, bunun en büyük sahipleri oldu.


Dijital çağ, modern bir feodalizm yaratıyor: Dijital ekonomide, kullanıcılar birer serf gibi teknoloji platformlarına bağımlı hâle geliyor.



Kapitalizm Sonrası Bir Ekonomik Model mi? Serbest piyasa ekonomisinin eşitsizlikleri derinleştirdiği ve sürdürülebilir olmadığı tartışılıyor.


Çin’in devlet kapitalizmi, devlet güdümlü büyük yatırımları ile kapitalizme alternatif bir model sunuyor.


Rusya, devlet destekli oligarklar üzerinden yönetilen bir ekonomik sistem kurdu.


Türkiye, karma ekonomi modeli ile hem devletin hem özel sektörün kontrol ettiği bir yapı geliştirmeye çalışıyor.

Bu eğilimler, kapitalizm sonrası devlet güdümlü ekonomik sistemlerin güç kazanabileceğini gösteriyor.



Bir Döngü mü, Yoksa Yeni Bir Çağ mı? Bu gelişmeler, tarihin spiral bir döngü içinde ilerlediği fikrini destekliyor olabilir. Ancak geçmişe dönüşten ziyade geçmişin modern araçlarla yeniden inşası söz konusu.


Orta Çağ'daki feodal düzen, dijital çağda teknoloji şirketlerinin kontrolüyle yeniden şekilleniyor.


İmparatorluk benzeri devletler, ulus-devletlerin yerine bölgesel hegemonya kurmaya başlıyor.


Dinî ve kültürel kimlikler, yeniden siyasi söylemlerin belirleyici unsuru hâline geliyor.

Bu nedenle, dünya 20. yüzyıldaki küreselleşme düzeninden uzaklaşarak, daha parçalı, daha devletçi ve daha bölgesel bir sisteme doğru evriliyor.



Modernite öncesi dönemlerin dinamikleri, bugünün dünyasında yeniden şekilleniyor. Ancak bu sadece eskiye bir dönüş değil, yeni bir çağın inşası. Devlet gücünün artışı, imparatorluk benzeri blokların ortaya çıkışı, dinî ve kültürel kimliklerin siyasetteki yükselişi ve teknoloji şirketlerinin yeni bir feodal düzen kurması, tarihin döngüsel doğasını bir kez daha gözler önüne seriyor.


Gelecekte bizi bekleyen soru şu: Bu yeni sistem, geçmişin hatalarına mı düşecek, yoksa tarihten ders alarak daha dengeli bir küresel düzen mi kuracak?




Taş, Kod ve Zaman: Bir Mimarın Tarih ve Gelecek İnşası

 Roma’yı yıkan iklimdi, Bizans’ı yıkan bizdik. Şimdi sıra bize mi geldi? Bir bina düşünün. Statik hesapları sağlam, cephesi güzel. Ama zemin...